şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mayıs 2015 Pazartesi

Arka Taş

İki yüzlülük ve riyakarlık diz boyu... Kimseye inanmayın bu hayatta hiç kimseye... Güvenmeyin bu hayatta hiç kimseye... Ve benim kadar salak olmayın 30 yaşına gelip hala tekrar tekrar insanlara güvenebileceğini düşünüp aynı yanlışı yapacak kadar...
Halbuki ben en çok güvenmek istemiştim...
İnsanın insana güvenemeyeceği bir dünyada, insanın "düşünen bir hayvan" olmasından çok "hayvan" olduğu gerçeğini unutmamak lazım herhalde.
Küfür ediyorum çok, hepimizin yerine; siz de edin benim yerime de. Daha çok küfür edip daha çok sigara tüttürüp daha çok rakı içelim. Rakı!.. Rakı, insanın Orhan Veli'ye her seferinde bir kez daha hak vermesinin sebebi...

6 Aralık 2014 Cumartesi

Tamamlanmamış Cümleler...

Dört nala koşsun umutlar...
Her ne kadar anlamasam da başka bir şeyler hissediyorum bu şarkıyı her dinlediğimde... Umut var içinde, umutsuzluk var, isyan var... Ya da hiç alakası bile yok bu saydıklarımla... Ama olsun anlamıyorum, çünkü ben öyle hissediyorum... Zaten önemli olan anlamak değil ki, hissetmek... Müzik zaten evrensel değil miydi?.. Hem kim kimi anlıyor ki şu hayatta?.. Ya da kim çabalıyor ki anlamak için bir diğeri?..
Belli mi olur belki bir gün İspanyolca'da öğreniriz, o zaman anlarınız ne dediğini... Hatta o topraklara da gideriz belki bir gün...
Latin Amerika'ya...
Her ne kadar ismindeki "Latin" oraya giden Avrupalı kaşiflerin kendi dilleri yerli halka empoze etmesinden gelse de...
Gitmeli oralara da... Ayak basmadık yer kalmamalı şu dünyada... Venezuela'yı da görmeli, Avustralya'yı da... Bir uçtan bir uca dört nala koşmalı umutlar...
Neyi bekliyoruz ki?..
Nedir şu hayatta bizi bir yerlere bağlayan?..
Kendimize bir dünya yaratıyoruz, ona göre amaçlar belirliyoruz, onların peşinden koşuyoruz, sonra olmayınca yarattığımız o dünya her gün biraz daha üstümüze çöküyor... Neyin çabası bu... Hayat bize öğrettikleri şey mi yoksa bizim elimizde şekillenen bir şey mi?.. Eğer biz yön vereceksek hayatımıza niye bu kadar çok karışan var?.. Karışmayın o zaman... Hayalleri yıkılan da benim, hiç bir şey olamayan da... O zaman baştan izin vermeyin hayal kurmamıza...
Bütün cümlelerim üç nokta ile bitiyor, çünkü aslında hiç bir cümle bitmiyor, sadece bitmiş gibi gözüküyor... Onlar bitmiş gibi görünse de ben söylemeye devam ediyorum, duymasanız da... Zaten önemli olan duymanız değil ki... Duymak için kulağa ya da havada birkaç saniye asılı kalan sözcüklere gerek yok, tıpkı bu şarkıyı anlamak, hissetmek için İspanyolca bilmeye gerek olmadığı gibi...
Her neyse...
Bir şarkıdan nerelere gidebilir insan, nereleri görebilir, ne kadar hissedebilir dünyayı...
Durur mu?..
Durmaz mı?..
Bitmeyen cümleler kurar mı?..
Diyor ya Edip Cansever


"Niye ölmemeli öyleyse
Yaşamak mutlu bir devinimse" 

ve yine diyor ki


"Ölüler ki bir gün gömülür
İçimizdeki ölüler, dışımızdaki ölüler
İnsan yaşıyorken özgürdür"

Dört nala koşmalı umutlar, dört nala...



31 Aralık 2013 Salı

Küçük Kara Balığa...

Başladım ya yazmaya, ilk yazılardan biri mutlaka ona ithaf edilmeliydi. Küçük kara balığa... Eğer bir blog yazmaya başlamışsam şu an, onun sayesindedir. O bu kadar ısrar etmese sanırsam hiçbir zaman bir blog yayınlayamaz idim.

Çok eskidir arkadaşlığımız. Taa ortaokulda kesişti yollarımız. Doksanların sonunda başlayan ve 2000li yılların başlamasıyla (ki ne hayaller kurmuştuk ama yeni başlayan milenyum bizim zannetiğimiz kişi değilmiş) biten ortaokul hayatımın bana kattığı en güzel insanlardandır. Bütün sınıf değil ama çoğumuz hala birbirimizle görüşürüz. Pek rastlanmaz ama biz öyle bir sınıftık ki hala birbirimizi bırakmayan, her sene öğretmeni öğrencisi buluşan garip bir kitleyiz. Hani bu kitlenin üyelerinin de pek de normal olduğu söylenemez. Bir tahtası eksiktir denir ya o cinsten, hocaları da dahil! Yoksa bu kadar güzel olmazdık . E tabi bu garip kitle içinde daha özel olanlar da vardır. Tıpkı sek kahvem gibi. Anlatırlar ya, eskiden taa savaşların ok ve yay ile yapıldığı zamanlarda Türkler arkalarından gelen bir saldırıdan korunmak için sırtlarını bir taşa yaslarlarmış. Bu iş için kullanılan taşlara "arka taş" denir imiş. Gel zaman git zaman insanlar güvenle sırtlarını yaslayacakları kişilere arkadaş demeye başlamış. İşte benim için tam da öyledir arkadaşım. Birer çocuk iken ellerimizi birleştirip arkadaş şiirini söylemiş idik onunla.


Bir kıvılcım düşer önce,
Büyür yavaş yavaş,
Bir bakarsın volkan olmuş, yanmışsın arkadaş...
Dolduramaz boşluğunu ne ana, ne kardaş,
Bu en güzel, bu en sıcak duygudur arkadaş...
Ortak olmak her sevince, her derde kedere,
Ve yürümek ömür boyu,
Beraberce el ele...
Olmasın hiç,
O ta içten gülen gözlerde yaş,
Bir gün yollarımız ayrılsa bile arkadaş...

Daha o yaşta Yılmaz Güney'in şiirini seçmemizden belliydi, büyüyünce normal olmayacağımız. Hep başka dünyaların hayalini kurduk. Tıpkı küçük kara balık gibi... Görmek, merak, anlamak, düşlemek, diğerlerini de bilmek tanımak istedik ta o zamanlardan. Lisede farklı okullara gittik (ki aynı okula da giderdik ama babamın saçma sapan mantığı buna engel oldu. Kendisi de bir eğitimcidir ama bazen tuhaf fikirleri vardır ve onun fikrini değiştirmek ve benimkini ona dinletmek ya da kabul ettirmek imkan dahilinde değildir. Neredeyse otuz yıllık evladıyım lakin ben çözemedim kendisini!) ama hep birlikteydik. Düşüncelerimizde, hayallerimizde birlikteydik. Aynı dünyayı düşledik. Çok okuduk, çok endişelendik. Şarap şişelerinin mantarlarına şiirler yazdık.


Çok sohbetler ettik. Kadehlerimizin yanına hayallerimizi, umutlarımızı koyduk ve gelecek güzel günlere sigaralar tüttürdük. Dumanla birlikte endişelerimizi de dağıttık. Şarap gibi güzel bir dünya olsun diye daha da çok şarap içtik.

Aylak sohbetler
Bu sene başında örtmen oldu (zaten öğretmendi ama sisteme göre öğretmen olması için abuk sabuk sınavları geçmeliydi) ve bozkırın ortasından, anakaradan (ankara) egeye göç etti. Hani çok severim ya anakarayı hemen belirtmek isterim. Bozkır bu toprakların kaderi değilmiş. Antropojen bozkırmış bizim bozkırımız. Yani insan eliyle bütün orman örtüsünün tahrip edilmesi sonucu oluşan bozkır. Bunu da taa ortaokulda öğretmişlerdi bize. Ama bu durumu en çok yolculuklarda anlamıştım. Ne zaman yolculuğa çıksak ve iç anadolunun o sarı doğasında seyahat etsek; hemen insanın gözüne çarpar o aradan çıkan bir kaç yeşil ağaç. Hah demiştim bak buymuş antropojen bozkır, burada da daha önce bir orman varmış. Hem nereden mi biliyoruz bunu; ee koca fil ordusunu saklamış Timur çubuk ovasının içine. O kadar büyük bir orman varmış bir zamanlar. Şimdi çubuk denilince insanın aklına turşusundan başka bir şey gelmiyor. Anakaralı olmayanlar onu da bilmeyebilir belki... O ormandan kala kala bir kuğulu park kaldı güzel anakaramda şimdi yeşile dair. Bir de bir zamanlar bozkırın ortasında yeniden bir orman yaratmışlar, duymuşsunuzdur Atatürk Orman Çiftliği... Şimdi artık o da bir antropojen bozkır çünkü onu da kendilerine saray yapmak için katlettiler. Neyse...
Şimdi egede buradan tamamen farklı bir coğrafyada ve bizim çocukluğumuzda olduğumuzdan tamamen farklı bir yapıya sahip olan bir kuşağa öğretmenlik yapmakta. Onların aklına da küçük kara balığın olduğu gibi dünyayı görmeyi düşürmekte. Son yıllarda güzel şeyler için çok sabretmiş olsak da, yavaş yavaş güzellikler geliyor. Yakındır az kaldı arkadaşımın en sevdiğine kavuşmasına. Daha güzel olacak hayat. İki kişi olacaklar egede... İki güzel insan iki güzel öğretmen. Çok severim sizi ben! Birken bin şeftali olacaklar.  Küçük kara balıklar yetiştirecekler bizim gibi. En önemlisi de sevginin gücünü gösterecekler öğrencilerine. Zaten sevgi olmasaydı dünya çekilir miydi hiç?.. Çok mutlu ol, olun canım arkadaşım. Bundan önce olduğu gibi bundan sonra da hep birlikte olacağız. İyi ki ortaokulda o şiiri okumuşuz, iyi ki arkadaşlık kıvılcımı o zaman yüreğimize düşmüş. Güzel günler daha yakın canım arkadaşım, hayatıma kattıkların için bu yazım size ithaf oluna!...

28 Aralık 2013 Cumartesi

Geia sou (yasu) bre!

Yazmak!

Yazmalıydı insan, yazmalıydım belki... Başlıyorum arkadaşım bak. Senin sayende yazıyorum buraya. Sen bu kadar ısrar etmesen belki söylediklerimi bir tek ben duyacaktım. Öyle olsa söylenmemiş mi olurdu peki??? Söylemek hep güzeldi, yazmak ve onu paylaşmak senin sayende canım arkadaşım.

Aslında yazardım ben çokça; yazardım küçük bir çocuk iken...Çocukken dediysem de bakmayın "çocuk olmak"  benim için hayatımın çok başlarında bir deyim oldu; anlamı sözlüklerde aradığım...  Şiirler yazardım. İçimden geçenleri, dünyayı, hayallerimi yazardım. Söyleyeceklerim hep olmuştu. Yazmak mı daha iyiydi okumak mı? Yoksa her ikisi de mi?

Evet yazıyorum şimdi, güzellikler olsun diye yazıyorum. En çok bunun için yazıyorum.Niye mi buraya yazıyorum?.. Başka denizler ne anlatıyor, nereye gönderiyor gemilerini, başka kıyılarda olanlar hangi göğe bakıyor, kaç tane gökyüzü var, ben kaçını biliyorum, gerçekten laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvayda mıyız, bunları bilmek için yazıyorum. Belki de anlatmak istediklerim var. Ben de bilmiyorum. Ama yazıyorum. Güzel olur mu? İçimden geçenleri anlamayan dünyaya içimden geçenleri anlatmak güzel olur mu? Bu fikre alışmalıyım önce, yazmak fikrine, anlatmaya, tıpkı eskiden olduğu gibi... Belki ben değil bir şiir konuşmalı. Ah o güzel şairler söylemeli, ben de dünya da onları duymalı!..


Memnuniyet

Benden zarar gelmez
Kovanındaki arıya
Yuvasındaki kuşa;
Ben kendi halimde yaşarım
Şapkamın altında.
Sebepsiz gülüşüm caddelere
Memnuniyetimden;
Ve bu çılgınlık delicesine
İçimden geliyor.
Dilsiz değilim susamam
Öyle ölüler gibi
Bu güzel dünyanın ortasında.

Rüştü Onur